?>

TÜKETİYOR MUYUZ, YOKSA TÜKENİYOR MUYUZ?

Arzu Kılıç Dağbakan

2 saat önce

Bir sabah gözümüzü açıyoruz elimizde telefon, karşımızda başkalarının hayatları… Birinin yeni aldığı araba, bir başkasının lüks tatili, başka birinin markalı çantası, pahalı bir restoranın gösterişli sofrası… Daha güne başlamadan kendimizi bir yarışın içinde buluyor, daha güne başlamadan eksik olduğumuza inandırılıyoruz.

Sonra o malum soru düşüyor zihnimize. Benim neden yok? Ben de almalıyım! Bu psikolojiyle tüm şartlarımızı zorlayıp alışverişe koşturuyoruz. Yeni bir telefon, yeni bir kıyafet, yeni bir eşya… Kısa süreli bir mutluluk yaşıyoruz. Ardından hemen alışıyoruz. Bir yenisi çıkıyor ve bu kez gözümüz onu istiyor. Çünkü çağımızın bize öğrettiği en büyük yalan şu;

 Elindekinin kıymetini bilmek yerine, elinde olmayanın peşinden koş!

Peki, gerçekten tüketiyor muyuz, yoksa farkında olmadan tükeniyor muyuz?

Günümüz insanının en büyük çıkmazlarından biri, ihtiyaç ile arzu arasındaki sınırın giderek ortadan kalkmasıdır. İhtiyaçlarımız sınırlı, fakat arzularımız sınırsız. Üstelik sosyal medya, reklamlar ve sürekli değişen tüketim alışkanlıkları bu arzuları her gün biraz daha körüklüyor.Eskiden bir şey aldığımızda onu uzun yıllar kullanmayı, korumayı ve değerini bilmeyi düşünürdük. Bugün ise daha yenisi çıkmadan eskisini gözden çıkarmaya başladık. Bir ürün henüz işimizi görürken, bir başkasının elinde gördüğümüz daha yenisi bize eskimiş gibi geliyor. Tüketim artık yalnızca ihtiyaçlarımızı karşılamıyor,  kim olduğumuzu ve nasıl görünmek istediğimizi de belirliyor.

Özellikle sosyal medya bu değişimin en güçlü aracı haline geldi. İnsanlar artık yalnızca yaşamıyor, yaşadıklarını sürekli sergiliyor. Yediği yemek, gittiği restoran, yaptığı tatil, aldıkları… Hayatın neredeyse her anı bir paylaşım malzemesine dönüşüyor. Ve işte mahremiyetin bittiği nokta tam da burası!

Bir zamanlar güzel bir yemek aileyi aynı sofrada buluştururdu. Şimdi ise bazen yemekler bekletilerek fotoğrafı çekiliyor ve soğuduktan sonra yeniyor. Bir tatilin hatırası aile albümleriyle saklanırken, bugün tatilin kendisinden çok sosyal medyada nasıl göründüğü önemseniyor.

Yaşamaktan çok göstermeye başladığımızda, hayatın ta kendisini kaçırmıyor muyuz?

Bu gösteriş yarışı yalnızca bireyleri değil, aileleri de ekonomik açıdan tükenme noktasına getiriyor. Gelirler aynı kalırken beklentiler büyüyor.Kredi kartları, taksitler ve borçlarla sürdürülen bir çark ortaya çıkıyor. İnsan kazandığından fazlasını harcıyor, ay sonunda bütçesini denkleştirmekte zorlanıyor. Fakat bütün bunlara rağmen bir türlü yetinemiyor. Çünkü sorun artık sahip olmak değil, hep daha fazlasına sahip olma hırsı.

Bunun en acı bedellerinden biri de çocuklarımıza yansıyor. Çocuk yetiştirmek yalnızca onların maddi ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Onlara hayatta her istediğimizin hemen gerçekleşmeyeceğini, emeğin değerini, sabretmeyi ve sahip olduklarının kıymetini bilmeyi öğretmek gerekir. Çocuğuna her istediğini almak onu sevmek değildir.Bazen ona verebileceğimiz en büyük değer, neden her şeyin anında alınamayacağını sevgiyle anlatabilmektir. Çünkü bugün ne kadar çok tüketirsek yarın o kadar mutlu olacağımız yanılgısıyla çocuklar büyütürsek, sürekli isteyen ama hiçbir zaman tatmin olmayan bireyler yaratmış oluruz.

Kaybettiğimiz bir diğer değer ise evlerimizdeki sofra kültürüdür. Evde pişen yemeğin kokusu, mutfakta geçirilen zaman, aynı sofrada buluşan aile bireyleri yalnızca bir yemek alışkanlığı değildir.Bunlar aile olmanın en güçlü bağlarıdır. Bugün ise dışarıda tüketme alışkanlığı bu bağı zayıflatırken, sağlığımızı da tehdit ediyor. İnsan hem bütçesel hem de bedensel olarak yoruluyor.

İşte tam burada durup derin bir soluk almalı ve kendimize şu dürüst soruyu sormalıyız.Biz gerçekten daha iyi bir hayat mı istiyoruz, yoksa başkalarına daha iyi bir hayat yaşadığımızı mı kanıtlamaya mı çalışıyoruz?

Çünkü gerçek zenginlik, herkesin gözü önünde sergilediğimiz lüksler değildir. Gerçek zenginlik, borçsuz çekilen huzurlu bir gece uykusu, neşeli bir aile sofrası, çocuklarımızın güvenle baktığı gözler ve elindekilerin kıymetini bilmenin o hafifliğidir.

Bir toplumun gelişmişliği caddelerindeki lüks otomobillerle ya da vitrinlerin parıltısıyla ölçülmez. Asıl gelişmişlik israf etmemekte, emeğe saygı duymakta, erdemli nesiller yetiştirmekte ve mutluluğu satın alınan bir meta olmaktan çıkarmakta gizlidir.

O halde, soruyu tekrar kendimize soralım; Biz gerçekten tüketiyor muyuz, yoksa sessiz sedasız tükeniyor muyuz?

İnsan bazen cebindeki parayı değil farkına varmadan bizzat kendi hayatını, zamanını, huzurunu, o sıcak aile bağlarını ve elindekilerle mutlu olabilme yeteneğini harcar. Artık daha fazlasına sahip olmanın o yorucu hırsını bir kenara bırakıp, daha azıyla ama çok daha anlamlı yaşayabilmeyi öğrenmek zorundayız.

Gün sonunda hepimizin önünde duran o sarsılmaz gerçek çok açıktır.Hayat, satın aldıklarımızın veya vitrinlere koyduklarımızın toplamı değildir. Hayat yürekten yaşadıklarımızın, sevdiklerimizin ve bu dünyadan giderken geride bıraktığımız güzel izlerin toplamıdır.

Ve eğer bizler tüketirken sadece eşyaları değil kendimizi, ruhumuzu ve insanlığımızı tüketiyorsak, dönüp aynaya bakmanın vakti çoktan gelmiştir.

Karar senin! Ya bu acımasız tüketim çarkının içinde kaybolacaksın ya da hayatının direksiyonunu yeniden kendi ellerine alacaksın.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI